İçimden Geçiyorum şiiri

Sadettin Kaplan

İlk puanı siz verin

İçimden geçiyorum,
Bir trenin tünelini yudumladığı gibi…
Bir yanımda yükselen benlik dağları,
Bir yanımda uğultusu umut uçurumunun…
Aşıyorum yaşanmamış çağları,
Mahkûmun avluyu adımladığı gibi…
Yüküm hasret, vagonlarım pişmanlık,
Boğduğum öfkemdir bir zifir gibi
Boğum-boğum savurduğum dumanlar…
Buğulu camlarımda terleyen sevdaları,
Kim düşünür, kim yorumlar, kim anlar?
Şimdiden yansımış gönül aynama
Tünelin çıkışında beni bekleyen resim…
Ağıtları dudaklarında donmuş çocukların
Apansız yırtılan çığlıklarıdır sesim…

İçimden geçiyorum,
Bir atın bozkırı dörtnala geçtiği gibi…
Her çalının dalında bir yüreğim asılı,
Her dikenin ucunda bir aşkım kan çiçeği…
Heybemin bir gözünde yalana yeminlerim,
Bir gözünde kaş yok…
Nalımın dokunduğu bunca taş arasında,
Bir kıvılcım sıçratacak taş yok…
Coşturduğum ırmağın ezelden kördür gözü,
Koştuğum dağlar ufuksuz, düştüğüm toprak sağır,
Ezeli eyerimden hatıra kalan sızı,
Tutuşur her nefeste böğrümde mahmuz izi,
Yediveren kan gülüdür sırtımda açan yağır…
Bir gözümde yedi derya, bir gözümde karalar,
Alın yazımı rüzgâr kuyruğumla karalar…
Yelemden esen yeller yokluğa özge yorum;
Bozkırın ortasında hasreti kişniyorum…

İçimden geçiyorum,
Leyla’nın saçlarında taranan sevda gibi…
Bir elimde susuzluk, bir elimde sonsuzluk,
Büyütür gözbebeğim her kumu bir dağ gibi…
Sürülür gözlerime dualar kuş teleğince,
Her kum gönül çölümde kaybolan Mecnun olur,
Her kum yürek parçalar içimde Leyla diye…
Tutuşur bir ahımın alevinde bin Aslı,
Bir gözümde ateş, bir gözümde kül…
Ürker ötüşünden muhabbet kuşlarının
Sevda pınarından su içen gönül…
Sen ey gönül sazım, bir inle hele;
Her parmağım ateşten bir mızraptır
İçimde gerilen ibrişim tele…
Nihavent taksime nihayet verir,
Sevda perdesinde mahzun bir Eviç,
Varlığım özge bir varlıkta erir;
Bir elimde yokluk, bir elimde hiç…

İçimden geçiyorum,
Musa denizinden bir yunus geçer gibi…
Bir yanımda su, bir yanımda su;
Önümde ve arkamda suların uğultusu…
Bir damlacık suda bin “arz-ı mev’ud”
Arz eder ahvalimi bir istidâ gibi,
Sıyrılır kozasından bir ışık bulut-bulut;
Musa’nın titrediği o ulu nidâ gibi…
Bir dilimde Tur-i Sina’nın sesi,
Bir dilimde Fir’avn’ın geçersiz tövbesi…
Alnımda şimşek gibi denizi yaran âsâ,
Kıvrılırken engerek uykusuna gözümde;
Belki de bin-bir çiçek açacaktı sözümde,
Dilim bir alev gibi yalanı yalamasa…

İçimden geçiyorum,
Bir ceylan yavrusunun avcıdan kaçtığı gibi…
Bir gözümde ölüm, bir gözümde hayat,
Kulağımda hedefsiz okların kor nefesi…
Açardı yüreğimde aşk gülü asra inat,
Ananın yavrusuna bağrını açtığı gibi…
Topuğumda kanayan çaresizliğin sesi
Dilimde diken olup batar mıydı elime,
Durmasaydı sularda ışığın titremesi?
Ya açaydı dilimde o aşk denen kelime,
Sonsuzluğun meltemi bir ese, bir eseydi;
Ya gönül dergâhıma sevda hiç gelmeseydi…
Ya bir ok öldüreydi değdiği anda beni,
Ya kan tutmamalıydı şu ödünç canda beni…
Kement olmuş boynuma avcımın merhameti,
Her ok bir başka yayın geniş istikameti…
Koşuyorum, sırtımda hayatım lime-lime;
Bir mızrağın ucunda kanayan emelime…

İçimden geçiyorum,
Serazat bir dervişin yola düştüğü gibi…
Bir elimde çanağım, bir elimde çomağım,
Gözlerime bir yağmur sonrasını seriyor
Heybem ile sırtımın arasında donan ter,
Kim demiş ki yokluğa seğiriyor yanağım,
Kim demiş ki en güzel güller yanakta biter?
Yıkamazsam içimde dumanlanan bu dağı,
Yeşerir mi şu kuru çomağımın budağı?
Eprimezse sırtımda beni gizleyen aba,
Bu dağda doğru odun bulur muyum acaba?
Umudum, topraklara belenen ayak izi,
Hududum, yüzsuyumla beslenen gün denizi…
Gülüşüm, gül dalında kurutulmuş ısırgan,
Isırılıp atılmış söylenmedik sözlerim…
Şu çileli yolumda durup verdikçe mola,
Gördüm ki; heybelerden saçılmış tozlu yola
Kuru üzümler gibi avuç-avuç gözlerim…

İçimden geçiyorum,
Bir kurşun geçer gibi bir namlunun içinden…
Dönerim, dört yanımda burgu-burgu yiv ve set,
Bir gözüm ölümü öper, bir gözüm ellerimi;
Nevâ’ya ayarlayıp tüm gönül tellerimi,
O sevda perdesinde karar kıldım nihayet…
Sesim çıldırışıdır öfkemin kurşun-kurşun,
Barutumun kokusu ölüm dokuyan haset,
Çıkarım çıngı-çıngı, tetik-tetik art arda;
Yankılanır ölümüm ölümsüz kayalarda…
Çağlayanlar sesimin üzerine dökülür,
Ölümsüz kayalıklar ölümsüzlükte ölür…
Allah bes, bâkiyesi hava renginde heves,
İki lüle gibidir hançeremde iki ses;
Bir sesim dualara damlayan bülbül sesi,
Bir sesim uydurulmuş eşkıya efsanesi…

İçimden geçiyorum,
Açıktan geçip giden bandırasız gemi gibi…
Ufuk dümen suyumu emiyor ilik-ilik,
Sevdalar, yelkenimde gönül meltemi gibi,
Sarmış dört bir yanımı sınırsız bir mavilik,
Bu susuz ve uykusuz denizin ortasında,
Giden tüm gemilerin dönülmez rotasında;
Bir seyir ki yordamsız, ışıksız, pusulasız,
Bir seyir ki amansız, limansız, fasılasız,
Dürbünüme akseden ne kara, ne karartı…
Ve sancak direğime çekilen ölü martı
Ölümü haykırıyor, ölümü haykırıyor!
Kim dümeni tükeniş girdabına kırıyor?
Binlerce balık gözü pul-pul eriyor suda,
Binlerce deli girdap kuduruyor pusuda…
Güverdi güvertemde baykuşların kanadı,
Akşamın kızıllığı gözlerimde kanadı…
Rotasız, pusulasız, dümende el yordamı;
Binlerce ölü martı gagalıyor bordamı…

İçimden geçiyorum,
Panayırda kaybolmuş öksüz bir çocuk gibi…
Bir gözümde yağmur, bir gözümde kuş,
Gözyaşlarım deliksiz boncuk gibi,
Güneş, terli avucumda vurulmuş…

İçimden geçiyorum,
Zamanı hıçkıran bir türkü gibi…
Bilinmez kime yakılmış, kimlere yanmış,
Ritminde binlerce darbuka parçalanmış,
Sözleri çalıntı, nağmesi anonim;
Söyleyen kim, dinleyen kim, çalan kim?

İçimden geçiyorum,
Deri değiştiren bir yılan gibi…
Titrerim sözlerin zemherisinde,
İnandığım gerçeği duydukça yalan gibi…
Toprağı içerim su perisinde,
Gerdeğe girdikçe cin ile peri;
Kalkar gözlerimden güneş siperi…

İçimden geçiyorum,
Beden candan geçse de, can bedenden geçmiyor…
Ellerim dualarda öylesine büyüdü
Ki, ne kadar zorlasam kolum yenden geçmiyor,
İçimden geçiyorum bir kuşun huzuruyla;
O kadar daraldım ki, içim benden geçmiyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir